Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Nâ-Şâyeste

Nedir nâ-şâyeste olan derseniz; söyleyeceklerim, bu kelimeyi sıkça kullanan şairimizle alakalı olduğundan başlığa çekmeyi uygun gördüm. Medeniyetimizin söz şubesini inşa etmede çok harcı bulunan, birçoğumuzun bildiği, bir kısmımızın kısmen âşinâ olduğu, büyük bir kısmımızın da en azından adını duyduğu bir zât, Şanlıurfa’lı şâir Nâbî ile alakalı küçük bir mâruzâtım var..

Nâb’inin vasfı şairlikle sınırlı değil şüphesiz, fakat işin o kısmına ayrıca girmeyeyim; zaten kendi beyanıyla sabittir ki buna ihtiyacı da yok. Bakınız ne diyor; Okumaya Devam »

Heyecan

İnsanlar olarak duygu coğrafyamızın yeknesaklığı ortadan kaldıran bir takım iniş çıkışları vardır. Bunları, daha iyi bir benzetme bulana kadar şimdilik, gözümüzün görmeye alışık olduğu fizikî coğrafyanın unsurlarına benzetebiliriz. Mesela, tıpkı yeryüzü coğrafyasında tepe, dağ, yayla gibi farklı özellikte yükseltilerin ferahlamayı, iç huzurunu, âsudeliği; çukur, kuyu, mağara gibi basık ve sıkıcı mekanların kasveti, meşakkati, yerine göre çaresizliği çağrıştırdığı gibi duygularımızın bir kısmı, bize onları daha sık yaşama/idrak etme arzusu verir, bir kısmı da elimizde olsa bir daha yaşamak istemediğimiz “selamün kavlen…” sınıfındandır. Dikkat edilirse, Okumaya Devam »

8 Ağustos 2014 tarihli “Tarihin Döküldüğü Demler” başlıklı yazımdan:

“Kanaatimce tam da şu sıralar tarihin kendi seyrinde aktığı değil, “bir mecradan yeni bir mecranın başlangıcına döküldüğü” bir süreci yaşıyoruz. En az üç vakitten beri bu süreç devam ediyor ve bu dökülüşün daha ne kadar süreceğini de kestirebilmek kolay değil. Yeni mecranın nasıl birşey olacağının ayrıntıları kafamda çok net olmasa da, bu dökülme süreci bitip de hayat yeni mecrasına eriştiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye düşünüyorum.”

Ve ondan önce de 06 Nisan 2014 tarihinde de (ki son yerel seçimlerin ertesine tekabül ediyor) “Muhalefetin Millet Algısı Üzerine” başlıklı yazıda; Okumaya Devam »

Şu ortamın gerginliği sona erse de ele alsak dediğim konular birikti. Takdir edersiniz ki, memleket asayişi alt-üst olmuşken sanki hiçbir şey yokmuş gibi suya sabuna dokunmadan yazmaya devam etmek de olmuyor. Zaten böyle zamanlarda ‘sakin konulara’ kimsenin dönüp baktığı da yok..

Aslında gündemin sıcaklığına gözümüzü kapamak doğru olmadığı gibi, doğrudan katkımızın olamayacağı hallerde gündelik faaliyetlerimizin çok fazla etkilenmesine izin vermek de doğru değil. Devletin ilgili kurumlarının işini yapıp yapmadığına bakıp, bundan emin olduktan sonra ‘temkinli bir ilgisizlikle’ işimize gücümüze devam etmek sade vatandalar olarak göstereceğimiz en doğru tavır olmalı. Bizim gibi heyecan katsayısı yüksek toplumlarda bu kolay bir iş olmasa da başarmaya gayret etmeliyiz..

Bu cümleden olmak üzere bu yazımda bir konuya dikkat çekmek istiyorum.

Okumaya Devam »

Yıl 2014, aylardan Ocak… Birbirimizi anlamadaki sorunlarımız ve kavram kargaşası üzerine bir yazı yazmışım. O tarihlerde daha henüz bugünkü gibi bir hercümerc hali yok, herşey yolunda gidiyor gibi gözüküyorken.. Ortada fol yok yumurta yokken..

Aradan birbuçuk yıl geçti, şimdi taşların yerinden oynadığı, büyük altüst oluşların yaşandığı çok zorlu bir dönemden geçiyoruz. O gün dile getirdiğim, ama o rehavetle çok üstünde durulmayan arızalar suyüzüne değil ayyûka çıktı. Çok açık ve net olarak sınırlarının tarif edilmiş olduğunu düşündüğümüz “barış” ve “terör”ün ne idüğü, nerde başlayıp nerde bittiği konusunda bile bir toplumsal uzlaşma sağlayabilmiş değiliz.

Okumaya Devam »

Hangi Barış?

Ortalık birden hareketlendi. Herkes bu anı bekliyormuş sanki, duyan geldi duyan geldi.. İçeride malum terör örgütüne ilaveten elinde silah olmadan söz söylemekten aciz, kendini özgürlük havarisi gösterme sevdasına düşmüş aşırı sol örgütler… Dışarıda PKK’sından, IŞİD’ine silah tüccarlarının gözde müşterileri, Batılı gözüdönmüşlerin ileri hizmet karakolu olmaktan başka bir değerleri olmayan; fakat her biri üstlendiği göreve göre ya Müslüman beğenmeyen ya insan beğenmeyen cana kıyma makinaları.. Duyan gelmiş vesselam..

Bir de bunlara medya tribününden tutulan alkışlar, barışla silah ve şiddet arasına çizgi çekmeye eli varmayan kafası karışıklar da eklenince tam oldu..

Okumaya Devam »

Nankörlük

“İnsanoğlu ne kadar da nankör!”. Öyle mi gerçekten? Evet, hatırı sayılır bir kısmı öyle..

Bir insan için başka bir insanın nankör olup olmaması ne zaman önemli hale gelir? Şayet nankörlük belirtileri gösteren kişiyi, peşinen ‘yabana atılmayacak’, görmezden gelinmeyecek biri olarak görüp, davranış ve/veya tepkilerini sizin ona atfettiğiniz değere uygun olarak göstereceğini öngördüğünüz halde umduğunuzu bulamıyorsanız önemli olur. Çünkü bir anlamda sizi kendisi hakkında hayal kırıklığına uğratmış gibi olur. Bu gibi durumlarda o kişiye değer atfetmede gereksiz bir bonkörlük yapmış da olabilirsiniz, bu ayrı bir mesele, bunu da gözden kaçırmamak lazım tabii ki..

Nankörlük dedikse o da sınırları çok belirgin ve dar bir alana sıkışmış bir ‘arıza’ değil; ihmal, gaflet gibi hafif ‘görme bozukluğu’ndan başlayıp iyilik için uzanan eli ısırmaya ve daha ötesine kadar uzanan dereceleri var. Arıza derinleştikçe şüphesiz yaratacağı şaşkınlık ve hüsran da o nispette etkili ve büyük olacaktır.

Okumaya Devam »

%d blogcu bunu beğendi: