Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Hatıra’ Category

İstanbul Boğazı’na takılan ilk gerdanlık (1974’te hizmete girmesinden itibaren uzun süre öyle anılageldi) olan 15 Temmuz Şehitler köprüsünün Topkapı Sarayı’ndan bakıldığında sol ayağı Ortaköy’den, sağ ayağı ise Boğaz’ın Anadolu yakasındaki Beylerbeyi’nden yükselir.

Gerçi tam bir yıl önce bugünlerde, ismi 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirilen bu köprü gerdanlık olmaktan çıkıp milletin boğazını sıkan bir urgana dönüşmek üzereyken ciddi bedeller ödenerek -çok şükür- o bâdire atlatıldı. Biz de merhum Akif’in (daha&helliip;)

Read Full Post »

Yıllar önce bir Orta Anadolu seyahatinden kendi arabamızla İstanbul’a dönerken Kırşehir Mucur’da gözümüze çarpan ‘Seyfe Gölü’ levhası aklımızı çeldi, biraz zaman ayırıp gölü ve çevresini görmek istedik. O  arada edindiğimiz, bu gölün kuşların mekan tuttuğu bir yer olduğu bilgisinin verdiği şevkle anayoldan ayrılıp kuzeye doğru on küsur kilometre ilerleyerek göle vasıl olduk.

Mevsim yaz sonu-sonbahar olmalı ki gölün suyu hayli azalmıştı. (daha&helliip;)

Read Full Post »

İstanbul beyefendisi bir mimar ağabeyim var; az görüşürüz, öz görüşürüz. Yıllar önce mesleğim vesilesiyle tanıştım. Bir gün yine bir iş için ofisindeyim; görüşmemizi bitirdik, kalkmak için çayımın bitmesini bekliyorum. Havadan sudan konular da bitmiş olmalı ki sıra coğrafyaya geldi ve bana nereli olduğumu sordu. Maraş’lı olduğumu söyleyince duraksadı, koltuğuna biraz daha yaslandı ve ‘dur sana bir hatıramı anlatayım’ dedi..

Buyurun birlikte dinleyelim..

“Lise çağlarımda idim. Altmışlı yılların başları.. Bir keresinde turist rehberliği yapan kuzenimle ayrı ayrı yerlerden gelip Maraş’ta buluşmamızı gerektiren bir durum hasıl oldu. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Malumunuzdur; Yahya Kemal, içinde “Nice revnâklı şehirler görülür dünyada” mısraı geçen şiirine “Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul” sözleriyle başlar.. Ömrümün İstanbul mevsiminin ilk zamanlarında, hayalimde Yahya Kemal’i İstanbul’u seyretmek üzere üzerine yerleştirdiğim yegâne tepe Çamlıca Tepesi’ydi. Bu şiiri ve bunun üzerine Münir Nurettin Bey’in bestelediği şarkıyı uzun zaman önceden gûyâ bilirdim ama meğer o dönemde kendi “İstanbul cahiliyyesi dönemini” yaşayan biri olduğumdan habersizmişim.

Gerçi Mercimektepe’de cirit atan, yamaçlarından Şekerdere’ye yuvarlanmadan inilemeyen Tekke’yi bilen; Kaleden İt Tepesi’ni, Tekke’den Aladan’ı temâşâ ederek büyüyen biri için, (daha&helliip;)

Read Full Post »

O kadim gelenek devam ediyor, senede bir ay minareler arasına mahya asılıyor; bunun için şükrediyorum. Durumdan vazife çıkarıp, iki gökdelen arasına mahya asan işgüzar henüz çıkmadığı için de şükrediyorum..

Şükür ki hala başkalarıyla paylaşmak üzere iftar sofraları kuruluyor, birileri nimetten payına düşenleri bildiğimiz ve bilmediğimiz şekillerde paylaşmaya devam ediyor. Fırsatı ganimet bilip, “tutamadığın oruç için FAKİR yaz dört haneli numaraya gönder, alan fakirin ıslak imzalı alındı belgesi cebine gelsin!” diyen bir paragöze rastlamadığım için de şükrediyorum..

(daha&helliip;)

Read Full Post »

Mendilden biraz büyük bir pencere.. Toprak damlı yerden yapma evin üç odasından birinde sofaya bakar. Adı pencere de olsa ömrü boyunca bir kere bile güneşle gözgöze gelmemiş.. Pencerenin baktığı sofanın üstünü örten damla, avlunun bir kenarına sıralanmış leylak ve incir ağacı yüzünden ancak sağdan soldan yansıyan ışıkla güneşin varlığından haberdar olabiliyor. Günışığının ‘suyunun suyundan’ kapabildiği ölçüde bir avuç da odaya boşaltıyor..

Pencerenin hemen yanında, duvara asılı ve oldukça sade bir camekanın içinde bir çalar saat vardır. Her akşam ezanında kurulur, ve günün kısalmasına-uzamasına göre birkaç dakikalık düzeltme ile yeniden saat beş’e ayarlanır. O yıllar, henüz büyük ölçüde, günün akşam ezanı ile bittiği ve yeniden başladığı yıllardı. Saate el sürmeye yalnızca dedem yetkili olsa da tik-tak’ları ve gösterdiği vakitler herkese açıktı.. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Yirmi yıl önceydi.. Doksanlı yılların henüz başlarındaydık.. O zamanlar internet bizim gibi sıradan insanın gündemine henüz yeni yeni giriyordu.. Şimdi artık esamisi kalmamış olan “çevirmeli ağ” üzerinden cazır cuzur seslerle internete bağlanıyoruz. Kesinti olmadan bir saat süreyle bağlı kalabilmek büyük şans. Buna rağmen, kestaneci figürüyle reklam yapan firma veya diğer ‘servis sağlayıcı’ firmalara, dakikası bilmem kaç Amerikan senti hesabıyla avuç dolusu para ödüyoruz.

Üstelik öyle bir hız(!) var ki; tarayıcıda “resimleri göster” seçeneğini işaretlerseniz sayfa açılana kadar göbeğiniz çatlıyor. Biz yine de bu şartlarda, fırsat buldukça mesleğimizle ilgili dünyada ne var ne yok diye araştırma yapıyoruz. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: